Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
BIST 100.237
DOLAR 5,7428
EURO 6,3303
ALTIN 280,12

Dilipak’tan yeni parti açıklaması: Bölünmek istemiyorsanız…138 defa okundu

, , , kategorisinde, 04 Tem 2019 - 15:32 tarihinde yayınlandı
Dilipak’tan yeni parti açıklaması: Bölünmek istemiyorsanız…

Usta yazar ve gazeteci Abdurrahman Dilipak’ın, Odatv’de ropörtajı yayınlandı. Gündeme ilişkin önemli noktalara temas eden Dilipak, “Eğer bölünme olmasın diyorsanız bölünmeye sebep olan şartları ortadan kaldırın.” dedi.

İşte o ropörtaj:

-Son zamanlarda kafamı çok kurcalayan bir soruyla başlamak istiyorum söyleşimize. Neden bir işi yapanlar değil de onu yazanlar sorumlu tutuluyor?

Çünkü yapan yaptı. Gizli kaldı. Yazınca o sır ortaya çıkıyor. İnsanlar; kim yaptı, niçin yaptı, arkasında kim var, böyle yaparak ne yapmak istedi, ne zaman olmuş, nerede olmuş, nasıl olmuş diye soruyor. Konu toplumsal ilgiye sebep oluyor yazınca. Siyaset ve yargı devreye giriyor duruma göre.

Öte yandan yazan niye yazdı, nasıl yazdı? Gerçekleri çarpıtmış olabilir mi, gerçek suçluyu gizleme çabası var mı? Görüldüğü gibi olay yapanla ilgili olduğu kadar yazanla da ilgili sorun haline gelebiliyor.

“BENİ SEVENLER…”

-Bizim camia nedense Ak Parti’ye yapılan her eleştiriyi yıkıcı olarak tanımlıyor.  Yazarların iktidarı eleştirmelerini konuştuğumuz bir arkadaş grubunda söz sizden açılınca, “Abdurrahman Dilipak da eleştiriyor, üstelik çok net ve sert.  Neden ondan rahatsız olmuyorsunuz da benden bu kadar rahatsız oluyorsunuz” diye sordum. Bana “Ama o Abdurrahman Dilipak” dediler. Nasıl yorumlarsınız bu bakış açısını?

Ben “Siz böyle yapıyorsunuz” demiyorum. “Biz böyle yapıyoruz ama bu yanlış” diyorum. “Değerlerimizden uzaklaşıyoruz, o zaman Allah’ın yardımından da uzaklaşıyoruz” diyorum. Onları kendi olmalarına çağırıyorum. Daha sert yazsam bile farklı bir dil kullanıyorum.

Bir de ben parti yöneticilerinin çoğundan daha yaşlıyım. Onlardan hiçbir şey istemedim bu güne kadar, ama onlar için onlardan daha çok çalışıyorum. Ben yarış bittikten sonra da koşan atlardanım. Onların tabanlarının vicdanlarının sesiyim diyorum. Ben genel olarak Müslümanların, mazlumların, erdemli insanların atanmamış ve seçilmemiş (!) sözcüsüyüm. Beni bu yerden kim uzaklaştırabilir ki, kendi yanlışlarımdan başka! Ben sıradanlığımla farklıyım.

-İktidarı veya Müslümanlar’ın gidişatını eleştiren yazılarınızdan dolayı çevreniz, yazdığınız gazete veya iktidar sahipleri size sitem ediyor mu, gönül koyuyor mu? Kendinizi yalnız hissettiğiniz oluyor mu?

Hayır, kendimi yalnız hissetmiyorum. Beni sevenler, nefret edenlerden çok daha fazla ve her kesimde varlar. Size bir anımı anlatayım; Türkiyeli tanınmış bir Yahudi ailenin evine solcu bir gazeteci misafirliğe gidiyor. Türkiye’deki antisemitik hareketlerden söz açılıyor. İslamofobya’dan söz ediliyor. Bir karışıklık olursa Türkiye’de kalıp kalmayacaklarını nereye gideceklerini soruyor gazeteci. Ailenin Avrupa’da da Amerika’da da İsrail’de de akrabaları var. Bakarız diyorlar, o zaman şartlar neyi gerektirirse. “Gitmek” diye bir düşünceleri olmadığını ama zorunlu olursa o zaman düşüneceklerini söylüyorlar. Lisede okuyan kızları, “Ben Türkiye’de kalırım” diyor. “Bu ülkeyi seviyorum ve burada arkadaşlarım var” diyor. “İslamcılar iktidar, yarın onlar kapıya dayanırsa!” diyor gazeteci, kız, “O zaman Dilipak’ı ararım” diyor. “Dilipak’ı arayıp ne yapacaksın” diyor. O da “O beni korur” diyor. “Dilipak’a nasıl ulaşacaksın” diyor gazeteci. Kız, “Onun telefonu bende var” diyor. Bakmış, benim telefonum kayıtlı. “El emin” olmak güzel bir şey. Sizin gibi inanıyor ve düşünüyor olmayan bir başkasının size güvenmesi önemli. Başka örnekler de var! Toktamış Ateş’le yaptığımız program hala hafızalarda. Şanar’la birlikte yaptıklarımız da.

“’HAİN’LİKLE YAFTALAMAK DOĞRU DEĞİL”

-Sizce neden birbirimizin samimiyetine inanmıyoruz ve birbirimizi dinlemiyoruz?

Niye inanmıyor ve güvenmiyoruz? Çünkü özgüven eksikliği var. Yeteri kadar bilgili, dürüst ve cesur değiliz. Kendimizle bile yüzleşmeye cesaret edemiyoruz. Oysa biz de “öteki” dediğimize göre, bir “öteki”yiz. Benim ona uzaklığım, onun bana uzaklığına eşit. Onun fikirleri bana ne kadar garip geliyorsa benim fikirlerim de ona o kadar garip gelecektir. O zaman kimin dediği olacak? Gücü yeten yetene mi? Herkesin fikri kendine mi diyeceğiz?

-Siyasette bir hareketlilik de yeni parti kurulma çalışmaları. Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun, siyasi parti kurma hazırlıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ayrılık aile içinde de olsa en sevimsiz ama meşru olan bir şey. Bu bir tefrika sebebi olmamalı. Ben ne ailede boşanmaya hoş bakarım, ne şirketlerde kardeşlerin ayrılmalarına. Ama geçinemiyorlarsa ayrılmaları kaçınılmaz. Eğer bölünme olmasın diyorsanız bölünmeye sebep olan şartları ortadan kaldırın. Eğer tabanınızdan onlara kayma olmasın istiyorsanız, niye gidiyorlar ona bakın. Onların aklını ve gönlünü kazanmaya çalışın. Bağırıp çağırır, tehdit eder, hakaret ederseniz, bakınız İmamoğlu örneği!

-Yeni parti kurulmasını bir ihanet çerçevesinde değerlendirmiyorsunuz anladığım kadarıyla.

Şık olmaması ayrı bir şey, ihanet olarak tanımlamak ayrı bir şey… SP’den ayrılan Erbakan da yeni parti kurdu. Erdoğan da Milli Görüş geleneğinden gelen bir isim ama yeni bir parti kurdu. Bunları ihanet olarak tanımlamak yerine, başka bir şekilde eleştirmek de mümkün. Yanlış da bulabiliriz. Yanlış bir şey yaptıklarında eleştirebiliriz de. Ama “hain”likle yaftalamak doğru olmasa gerek. Yarın belki tekrar bir araya gelebilirler. Bu arada bir varlık gösteremeyebilirler de…

-AK Parti’nin İstanbul ve Ankara’yı neden kaybettiği ile ilgili düşüncelerinizi köşenizden paylaşıyorsunuz. En temel neden nedir sizce?

İmamoğlu’nun kazanması tek başına CHP’nin başarısı değil, AK Parti’nin yanlış politikaları, söylemleri sonucudur.

-Peki, yerel seçim sonuçlarının yansımasının nasıl olacağını öngörüyorsunuz?

Olan oldu. Şimdi önümüze bakmak gerek. Ben hemen değil ama önümüzdeki günlerde bunun AK Parti’ye yansımalarının çok olumlu olacağını düşünüyorum. “Ha, bu durum AK Parti için ders olsun”. Bir musibet, bin nasihattan iyidir, derler. AK Parti bir özeleştiri yapacak, kadrolarını, programını, söylemini gözden geçirecek.

Bu konuda asıl sıkıntı CHP’de yaşanacak. Sol, sosyalist, laikçi, Kemalist çevreler, Kur’an kursu mezunu İmamoğlu ve MHP kökenli Mansur Yavaş’la yola ne kadar devam edebilir, bunu zaman gösterecek. İmamoğlu, genel sekreterini DİSK’ten ya da ADD’den değil, Koç Holding’den alıyor. Bunu kendi tabanına nasıl anlatacak? Ben “almasın” demiyorum. Koç Holding’de üst düzey yönetici olması, her zaman olumsuz bir referans olmamalı. Beni ilgilendiren yönü ehliyet ve liyakatı. CHP’li bir başkan herhalde Kartal İmam-Hatip’ten genel sekreter atamayacaktı.

-Başkanlık sistemini başarılı buluyor musunuz?

Böyle bir değerlendirme için erken. Çocukluk hastalıkları gibi bir şey… Sistem kendini onaracak. Revize edilecek. Bir takım müdahalelere karşı bağışıklık kazanacak. Öyle hemen karar vermek doğru olmaz ama aksayan yönleri olduğu muhakkak. Basit bir makine yaparken bile farklı testlerden geçirilir. Beta ürünler çıkartılır ve sonra mükemmeliyet testine tabi tutulur.

Daha ilk günden mükemmel bir işleyiş beklemiyordum. Ama çok erken birtakım sorunlar yaşandı. Bunların önceden öngörülmesi gerekirdi. Ve sorun çözmede yeteri kadar hızlı hareket edilmiyor gibi bir izlenimim var. Bu kadar hızlı bir reform hareketi, böyle bir muhafazakârlıkla nasıl götürülür bilmiyorum. CHP’nin “Muhafazakâr İnkılapçılığı” tuzağına düşülmemesi gerek. Ama sistem konusunda henüz çok geç değil.

“BUNLARIN HESABI SORULUYOR MU”

-Muhalefet, güçlendirilmiş parlamenter sistemin başkanlık sisteminden daha iyi olacağı iddiasında. Siz hangi sistemin ülkemiz için daha iyi olacağı kanaatindesiniz?

Başkanlık sistemi de, parlamenter sistem de önemli. İkisi ile de güzel bir geleceğe ulaşmak mümkün. Burada önemli olan gelecek hayali ile ilgili… İyi bir sistem kötü bir uygulama ile rezil edilebildiği gibi, zayıf bir sistem iyi bir uygulama ile daha başarılı olabilir.

Başkanlık sistemi daha çok gelecek vizyonu ile ilgili. Mesela Kıbrıs Türkiye’ye bağlanmak isterse, Nahcıvan’la sınırı kaldırmak istersek başkanlık sistemi ile daha kolay olur. Önce hangi sistemi niçin istiyoruz, nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?

Eğer yeni bir sistem istiyorsanız, onun iyi bir şekilde işletilmesi için zamana ihtiyaç olacaktır. Sistem bir anda oturmayabilir.

-15 Temmuz’un yıl dönümünde, FETÖ ile mücadele sürecinde FETÖ Borsası oluşturulduğu ve parası olanın dava dosyalarının kapatıldığı sık sık gündeme geliyor. Bu konuda duyumlarınız var mı ve bu hususta siz ne düşünüyorsunuz?

Evet, maalesef! Bu yeni değil. Her zaman oluyor bu. Dün de oluyordu, bugün de oluyor, yarın da olacak! Bunlar olmadan nasıl imtihan olabiliriz? Birileri nasıl cennete ya da cehenneme gidecek? Önemli olan bu işler yapanın yanına kâr kalıyor mu? Bunların hesabı soruluyor mu ya da sorulacak mı?

28 Şubat’ta Almanya’dan para toplayan holdingleri yağmalayan zihniyet, siyasi ve ideolojik duruşu dışında aynı yola saptı. Herkes sonuca bakıyor ve yandaşın hırsızlığını, yalanını, rüşvetini, ihanetini gizliyor. Bu AK Parti, CHP fark etmiyor. İmamoğlu da komşusu AK Parti belediyesi ile aynı şekilde “iş” yapıyordu. “Yok aslında birbirlerinden pek farkları, tek farkları adları” olunca seçmen de bazen “farkı fark edemiyor”. Biri dini, ötekisi devrimi, Atatürk’ü, ideolojiyi, devletin âli menfaatlerini, siyaseti kullanıyor. Kim neyi kullanıyorsa aslında ona ihanet ediyor. Öte yandan, taraflar arasında bir dehşet dengesi oluşuyor. Birbirlerinden korkularından bir süre sonra bir arka bahçede buluşuyor, arka kapıda el sıkışıyorlar. Sadece “FETÖ borsası”ndan söz etmek bu sözü edenin ideolojik ve politik duruşunu ve kimliğini gösterir. Bu kara borsa her zaman vardı. Yarın siyaset borsaası da kurulacak, “Güneş Otel” pazarlıkları yapılacak. kumar borçlerı kapatılacak. Marka krizler ve yolsuzluklar üretmek sorunu çözmez aksine borsayı daha aktif hale getirir.

Adaleti “meta” haline getiren, alış-veriş konusu yapan her kimse; hâkim, savcı, mübaşir, bilirkişi, avukat, polis, âdidir, alçaktır, haindir! Zira adalet mülkün temelidir. Bu rezalete aracılık eden her kimse, o suçu işleyenden daha suçludur. Zira o kişi adalete kast etmektedir.

Ah! CHP bizi laikleştiremedi ve materyalistleştiremedi, ama bizimkiler bizimkileri sekülerleştirdiler ve materyalistleştirdiler.

-Son sorum… Ben sizi neredeyse Odatv‘den takip ediyorum. Sık sık yazılarınızdan alıntı yapıyorlar. Muhalif medyanın yazılarınızı alıntılaması sizi rahatsız ediyor mu?

Hayır. Paylaşabilir, eleştirebilir. Eleştiri sert de olabilir, ama hakaret olmamalı. Ben hep “öteki”lerle diyalog içinde oldum. Her kesimden insanlarla oturup konuştum. Toktamış Ateş, Şanar Yurdatapan, Uğur Mumcu, Hrant Dink, Aydınlık çevresinden arkadaşlarım oldu. Sözü olan herkese kulağımı verdim, kulağı olan herkese söyleyecek sözüm var. Kederler paylaşıldıkça azalır ve mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır.

Haber Editörü : Tüm Yazıları
YORUM YAZ